Gazze'nin Yavaş Ölümü - Şifahen Değil Acilen Filistine Yardım Lazım
TürkçeEnglishArabicGerman
Gazze'nin Yavaş Ölümü
Gazze Neresi
Krizin Boyutları
İnsani Sonuçlar
Neler Yapabiliriz?

Gazze'nin Yavaş Ölümü

Tarihindeki ilk demokratik seçimlere sahne olduğu 2006 yılına büyük umutlarla giren Filistin için 2 yıl önceki seçimin sonuçları; istikrar yerine giderek kronikleşen bir krizin ve bugün yaşananların başlangıcı oldu.

Filistinliler, direnişte büyük fedakârlığına şahit oldukları Hamas’ı iktidara taşıyıp siyasal bir liderlik rolü verirken, düşman gördüğü bir grubun iktidara gelmesi İsrail’i, Batılı destekçilerini ve bazı Arap ülkelerini oldukça sarsmıştı. Uzlaşma arayışı yerine, ilk andan itibaren Hamas hükümeti ile ilişkilerini kesen söz konusu taraflar, bununla yetinmeyerek hükümet yerine muhalefete açık destek vererek, Filistin toplumundaki siyasi farklılığı, bir çatlağa dönüştürme politikasını çıkarlarına daha uygun buldular. 2006 yılından itibaren iktidardaki Hamas’ı kabul etmeme politikasında ısrar eden uluslar arası aktörler, 1,5 yıl boyunca ilişkileri askıya alma, ekonomik ambargo, askeri saldırılar ve el-Fetih’in kontrolündeki Cumhurbaşkanlığı makamını ikinci bir hükümet gibi muhatap alma siyasetinden sonuç almaya çalıştılar. Dışarıdan güçlerin çift başlı bir Filistin seçeneğini pekiştirici yaklaşımları, Filistinli gruplar arasında iç savaşa varan gerilimde katalizör rolü oynadı.

filistin-ambargoduvari.jpg

Dünyanın en kalabalık yerleşimine sahip küçük bir coğrafyasına sıkışıp kalmış, 1,5 milyon insanın 900 bini mültecilerden oluştuğundan, bu durum siyasi ve sosyal çalkantılar için de uygun bir toplumsal alt yapı sağlamaktaydı. Nitekim, 2007 yılı ortalarına gelindiğinde, bir yanda iç kışkırtmalar, bir yanda İsrail’in operasyonları; hedeflenen sonucu getirdi ve Gazze’de Hamas ile Fetih arasında ciddi bir iç çatışma yaşandı. Olaylarda 200’ü aşkın insan hayatını kaybederken, fiili bir durum oluşturan iktidardaki Hamas, milis güçleri eliyle, Fetih’e ait tüm silahlı birimleri tasfiye ederek Gazze’deki yönetimi tamamen kendi kontrolüne aldı. O tarihten itibaren tüm çabasını bu fiili (de facto) durumu yasal (de jure) duruma dönüştürme çabalarına yoğunlaştırdıysa da, Gazze bölgesi bu kez kapsamlı bir kuşatma ile karşılaştı. Uluslar arası camia tarafından tüm ekonomik ve siyasi baskı mekanizmaları harekete geçirildi ve Gazze için zorlu bir dönem başladı.

25 Haziran 2008 Çarşamba

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ EĞİTİMİ

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ EĞİTİMİ

EĞİTİM  TARİHİ : 11 – 12 TEMMUZ 2008

   

E Ğ İ T İ M İ N   A M A C I
  
  Her büyüklükteki Üretim ve Hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren işyerlerinde çalışanların sağlığı ve güvenliği açısından önemli risklerin oluştuğu görülmektedir. Bu risklerin an aza indirilmesi için işyerlerinde güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı oluşturmak yasal bir zorunluluktur. Bu eğitimle, işyerlerinde tüm ekipman ve proseslerle ilgili riskleri önlemek, iş kazası ve meslek hastalıklarını en an aza indirmek ve bunu sistematik hale getirmek için tüm yönetici ve çalışanların bilinçlendirilmesi hedeflenmiştir.
  
  
 
 K A T I L I M C I L A R
  
  Firma yöneticileri, İşyeri Sağlık Görevlileri, İş sağlığı ve Güvenliği ile ilgili görev yapan bütün sorumlular, Sendika ve İşyeri Temsilcileri
  
  
  
E Ğ İ T İ M   S Ü R E S İ :      İki Gün;12 Saat (Saat: 09:30 - 17:30)
  
  
  
E Ğ İ T İ M   Y E R İ :     TYS Eğitim Salonu ( BURSA)
  
  
  
E Ğ İ T İ M   Ü C R E T İ :  250YTL + KDV
  
  Bu bedele öğle yemekleri, çay ve kahve arası ikramları, eğitim notları ile eğitim sertifikası bedelleri dahildir. Aynı firmadan 2 kişi ve üzerinde katılımlar için % 15 indirim yapılır.
  
  
  
E Ğ İ T M E N L E R
  
  Gültekin BAŞKÖYLÜ ( Kimya Mühendisi - A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı)
  
  İsmail SARIKAYA ( Makina Mühendisi - A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı)
  
  Ramazan KARAKÖK ( Makina Yük. Mühendisi – Yönetim Sistemleri Danışmanı)
  
  
  
İ L E T İ Ş İ M
  
  
İletişim ve Eğitim Katılım Formu için tıklayın

2 Haziran 2008 Pazartesi

Evde çıkabilecek yangınları ÖNLEYİN – Lütfen Okuyun!!

 Evde çıkabilecek yangınları ÖNLEYİN – Lütfen Okuyun!!





Bu fotoğraf, geçtiğimiz hafta sonu meydana gelen bir ev yangınından sonra çekildi. Fotoğraftaki nesne, bildiğimiz elektrik prizi ve prize takılı içinde metal bir parça bulunan bir kutu.

Mesajı gayrimenkul sigortası alanında çalışan bir arkadaşımdan aldım. Okumaya değer bir yazı.

Bu, göndermediğiniz takdirde listenizde bulunan birinin bu tür olaylardan haberdar olmadığı için aynı şeyleri yaşamasına neden olabilecek türden bir e-mail. Bu kötü olay geçtiğimiz hafta, orijinal mesajı yazan bayanın erkek kardeşi ve eşinin başından geçmiş.

Çıkan bir yangında çiftin evi tamamen yanmış ve geriye külden başka bir şey kalmamış. İyi bir sigortaları olduğundan, ev ve birçok eşya sigorta tarafından karşılanacak. Bu iyi haber.

Ancak, yangının sebebini öğrendiklerinde dehşete düşmüşler. Sigorta enspektörü birkaç saat boyunca küller arasında yangını çıkış sebebini araştırmış. Enspektör yangının başladığı yerin evin banyosu olduğunu tespit etmiş ve evin hanımına banyodaki prize ne gibi aletlerin takılı olduğunu sormuş. Kadın saç maşası, saç kurutma makinesi gibi bilindik şeyleri sıralamış. Enspektör kadının saydığı her aletten sonra "Hayır, bu yüksek sıcaklıklarda parçalanabilecek bir şey' deyip durmuş. Ardından kadın birden banyodaki prizlerden birinde Glade oda parfümünün takılı olduğunu hatırlamış.

Sigorta enspektörü hemen atlayıp yangının sebebinin bu cihaz olduğunu söylemiş.

Enspektör bu prize takılan oda parfümlerinin yangınlara diğer ev aletlerinden çok daha fazla sebep olduğunu söylemiş. Bu cihazlarda kullanılan plastiğin çok İNCE olduğunu ve hatta bir yangın sonrasında geriye böyle bir şeyin varlığını kanıtlayacak hiçbir şeyin kalmadığını anlatmış. Enspektör duvardaki prize baktığında, oda parfümünden geriye kalan iki metal parçasının hala orada olduğunu görmüş.

Çiftin banyoda kullandıkları oda parfümünün üzerinde küçük bir gece lambası bulunuyormuş. Gece zaman zaman ışığın sönükleştiğini ve ardından tamamen söndüğünü fark etmişler. Birkaç saat sonra ışık kendi kendine tekrar yanmaya başlıyormuş. Enspektör cihazın çok ısındığında lambayı patlatmak yerine sönükleştiğini ve soğuduktan sonra tekrar yanmaya başladığını, bunun da bir uyarı işareti olduğunu söylemiş.

Enspektör ayrıca birçok evin bu sebepten yandığını gördüğünden, kendi evinin hiçbir yerinde asla prize takılan tip oda parfümü kullanmadığını söylemiş.

LÜTFEN BU MESAJI ADRES DEFTERİNİZDEKİ HERKESE GÖNDERİN.

YALNIZCA BİRİLERİNİN EVİNİ DEĞİL, O KİŞİLERİN HAYATINI DA KURTARABİLİRSİNİZ!

29 Nisan 2008 Salı

Şehadetinin Dördüncü Yıldönümünde Filistinlilerin Zihinlerinde Kanlı Olayın Kareleri Canlılığını Koruyor

Print Email
Şehadetinin Dördüncü Yıldönümünde
Filistinlilerin Zihinlerinde Kanlı Olayın Kareleri Canlılığını Koruyor
[ 04/04/2008 - 08:47 AM ]
Şeyh Ahmet Yasin, şehadetinin 4. yıldönümünde ümmetin kalbinde ve zihninde capcanlı yaşıyor

Gazze-Filistin Enformasyon Merkezi

İşgal güçleri tarafından suikastle öldürülmesinin üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen Şeyh Ahmet Yasin sadece Filistinlilerin değil onu mücahit bir komutan olarak tanıyan İslam ümmetinin zihnindeki tazeliğini hala muhafaza ediyor. Felçli bedeni ve tekerlekli sandalyesiyle siyonistleri korkutmayı başarınca onu öldürmeye yeltendiler. Onun şehit edilişinin her karesi Filistinlilerin zihinlerine yer etmiş durumda. İmam, daima temenni ettiği gibi şehit olarak hayata veda etti, unutmamaya ve gaspçı katile açık vermemeye yemin etmiş ümmet ise onun şehadetiyle hayat buldu.

Şehadetle Randevu

Şehadet randevusu üzerine, şeyhimiz 22 Mart 2004 yılında, temellerini takva ve hak üzere inşa ettiği "İslam Akademisi" mescidinde sabah namazını eda ettikten sonra tekerlekli sandalyesiyle dışarı çıktığında işgal uçakları ona doğru üç füze ateşledi. Şeyh, içlerinde iki refakatçisinin de bulunduğu 8 kişiyle birlikte yaradanına doğru son yolculuğuna çıktı.

Kanlı Olayın Gelişimi
Sabah saat 5.20 sularında siyonist helikopterleri 66 yaşındaki felçli Şeyh İmam Ahmet İsmail Yasin'i vurmak için 3 füze fırlattı. O sırada şeyh, sabah namazını kılmış tekerlekli sandalyesini iten iki refakatçisiyle birlikte Gazze'de nüfusun kalabalık olduğu Sabra Mahallesinde bulunan mescitten çıkıyordu.

Füze Şeyhin Sandalyesine İsabet Etti

Filistin'deki insan hakları örgütlerinin kayıtlarına göre füzelerden biri doğrudan Şeyh Yasin ve beraberindeki iki kişiye isabet etti ve bedenleri paramparça olmuş bir halde olay yerinde şehit düştüler. Aralarında şeyhin 37 yaşındaki oğlu İmam Abdülhamit ve 33 yaşındaki Abdulgani'nin de bulunduğu 4 kişinin daha şehit düşmesine ve 17 kişinin de yaralanmasına sebep olan diğer iki füze de aynı bölgeyi vurdu.

Olayın meydana gelmesinden sonra, başında uluslararası savaş suçlusu Ariel Şaron'un bulunduğu işgal hükümeti, felçli şeyhin öldürülmesinden duydukları mutluluğu dile getirdi. Yahudi basını, siyonist resmi kaynaklarından, suikast olayına işgal hükümeti tarafından onay verildiğini ve Şaron'un kanlı operasyonun uygulanışını bizzat takip ettiğini nakletti.

Olay günü suikastin gerçekleştirildiği mescidde namaz kılanlardan biri, güçlü bir patlama sesi duyduğunu ve şeyhin yaşayıp yaşamadığından emin olmak için etrafa bakındığı söyledi ve patlamadan sonraki ilk anı şöyle anlattı: "Şeyh Ahmet Yasin'in nerede olduğunu öğrenmek için etrafa baktım onu yerde yatarken, sandalyesi parçalanmış bir halde gördüm. İnsanlar panikle sağa sola kaçışmaktaydı. Bundan sonra iki füze daha düştü."
Başka bir görgü tanığı, üç kuvvetli patlama sesi duyduktan sonra olay yerine koştuğunu ve Şeyh Yasin'in kanlara bulanmış sandalyesinin parçalarını gördüğünü söyledi.

Sevenlerinin Öfkesi

Suikast haberinin duyulmasından sonra yüz binlerce kişi, Gazze ve Batı Yaka sokaklarına dökülüp hüzün ve öfke seli halinde intikam sloganları atarak yürüyüş yaptı. Direnişçiler, işgalcilerin bulunduğu bölgelere, siyonist kasapların işlediği suça verilecek net cevabın ilk adımı olarak kabul ettikleri birkaç saldırı düzenledi.

Bu, Şeyh Yasin'in uğradığı ilk suikast girişimi değildi. Daha önce de işgal uçakları, 6 Eylül 2003 tarihinde Gazze'de, o zaman şeyhin yardımcısı konumunda olan şu anki Filistin Hükümeti Başbakanı İsmail Heniyye ile birlikte kullandığı daireyi bombalamış ancak şeyh, suikast olayından son anda kurtulmuştu.

Şehit Olma Onuru… Ve İmamın Hayatından Son Kareler

Şeyh Ahmet Yasin'in şehit edilişinin Filistinlilerin gönüllerinde bıraktığı acıya rağmen, sabah namazını eda ettikten sonra böylesine vahşi bir şekilde şehadet şerbetini içmesi, Allah dostu bu adamın kerametini göstermiş oldu. Özellikle de, sadece saatler önce yatağında doğal yollardan ruhunu teslim etmek üzereyken Allah'ın ona iyileştikten sonra tarihin belleğinde ebedi olarak kalacak büyük bir şehadeti kader olarak tayin etmesi bunda etkili oldu.  

Şehit İmam, ailesinin ve refakatçilerinin ifadesine göre şehit oluşundan 36 saat önce geçirmekte olduğu şiddetli akciğer iltihabının etkisiyle sandalyesinden düşecek gibi olmuştu. Çoğunlukla onu konuşamayacak hale getiren nefes darlığına tutuluyordu. Gazze'nin güneyindeki Sabra Mahallesinde bulunan evinde, çocukları ve etrafında dört dönen refakatçileri koşup tekrardan onu yerine oturttular. Sonra da zor nefes alır bir durumda onu tedavi göreceği Daru'ş Şifa Hastanesine götürdüler.

Refakatçileri Gazze sahilinin karşısında işgal ordusuna ait kıpırdanmalar olduğunu fark edince onu acı çekmesine rağmen hastaneden çıkarıp eve götürmekte ısrar ettiler.



Ölüm Döşeğinden Şehadetle Kucaklaşmaya

O gece yanından ayrılmayan refakatçısı şeyhin sağlık durumunun çok kötü olduğunu, nefes darlığından kaynaklanan acıları sebebiyle bir an bile gözüne uyku girmediğini ve ölmek üzere olduğunu vurguladı.

Pazar günü sabahı yani olayın cereyan etmesine 24 saatten az bir zaman kala, şeyh evinden çıkmadı. Sağlık durumu çok kötüydü ve o süre boyunca bir türlü kurtulamadığı nefes darlığı nöbetlerini yatıştırmak için ilaç alması zorunlu olduğu halde, yemek yiyemedi. Şeyhin refakatçileri Pazar günü boyunca şehrin en güney kısmında yer alan, yani şüpheli askeri hareketlere tanık olan Nitzarim yerleşim biriminin yakınındaki Sabra Mahallesi semalarında İsrail keşif uçaklarının normal olmayan faaliyetlerde bulunduğunu fark ettiler.

Bu şüpheli hareketlenme karşısında şeyhin yardımcıları onu geceyi geçireceği başka bir yere götürmeye karar verdiler. Onunla yapılan istişareyle yatsı namazını, mütevazı evine birkaç yüz metre uzaklıktaki "İslam Akademisi" mescidinde kıldıktan sonra yeni bir sığınağa nakledilmesi kararlaştırıldı.

Geceyi İhya

Mescitte itikâf ve itaatten sonra ona şehadeti bağışlaması, Allah'ın lutfuna bir ön hazırlıktı. İmam yatsı namazını kıldıktan sonra mescitte kalmakta ısrar etti ve itikâfa girmeye niyet ettiğini, sabah namazını da kıldıktan sonra oradan ayrılacağını bildirdi.

Bu ısrar karşısında yardımcıları onun isteğini yerine getirmekten başka çare bulamadılar. Çocuklarının eve döndüğü bir vakitte yardımcıları onun yanında kaldılar ve o da nefes darlığı yüzünden çektiği acılara rağmen bütün gece namaz kıldı, Allah'ı zikretti.

Oruçlu Gitti

O gece şeyhle birlikte itikâfa girenler sabah namazı vaktinin girmesine yakın sağlık durumunda ani bir iyileşme olduğunu, yardımcılarıyla ve namaz kılmak için mescide gelen kişilerle konuşmaya başladığını vurguladılar.

Ahmet Yasin'in öldürülmeden önce namaz kıldığı mescitte namaz kılanlardan biri olan 29 yaşındaki genç Bessam Şanubi şeyhle konuştu. Şeyh ona: "Vallahi oğlum sabaha karşı saat 2'de uyuyup sabah namazını kılmak için 3'te uyandım" dedi.

Cami imamı, şeyhin namaz kılanlarla ve yine namaz için gelmiş 9 yaşlarındaki bir çocukla konuşmaya daldığını görünce namazı biraz geç kıldırdı. Namazdan sonra refakatçileri, iki oğlu ve yanında namazı eda eden komşularıyla birlikte onu eve götürmeye karar verdiler.

Şeyhin Son Sözleri

Şenubi, Filistinli mültecilere iş ve yardım sağlama örgütünde (UNRWA) çalışan ve onun yanında yürüyenlerden birinin, Şeyh Yasin ve refakatçilerine "Dikkatli olun uçuş yapılıyor Yasin'i vurabilirler" dediğini, şeyhin cevabının ise "Onları Allah'a bırak; kim Allah'a tevekkül ederse O ona yeter" olduğunu söyledi.

Füzenin fırlatılmasından birkaç saniye önce refakatçilerden biri, şeyhin komşularından birine bir şeyler sormak için yönelmişti ki tekrar ona döndüğünde birinci Hellfire füzesi şeyhin karnını delil deşik etmişti bile. Şeyh şehit düşmüş ve Rabbiyle oruçlu olarak buluşmuştu. Hatırası sadece Filistinlilerin değil bütün ümmetin kalbinde ve zihninde, bu ümmetin onurunun adı ve izzetinin sembolü olarak kaldı. O davası için, Filistin, Kudüs ve Aksa için yaşadı ve hep temenni ettiği gibi şehit olarak öldü.

 

Page Top

31 Ağustos 2007 Cuma

Amway kurucusu: Müslümanlar, Hitler gibi global bir tehdit

Bir ticari şirketten çok kapitalizmi hayat tarzı haline getiren bir tarikat olma özelliği gösteren, fakat buna rağmen Türkiye'de bazı dindarların dahi pazarlama ağına dahil oldukları Amway'in kurucusu, Rich DeVos, Müslümanların, Hitler döneminde olduğu gibi küresel bir tehdit
oluşturduğunu ileri sürdü.
23/07/2007

 

islamvehayat.com


Bir ticari şirketten çok kapitalizmi hayat tarzı haline getiren bir tarikat olma özelliği gösteren, fakat buna rağmen Türkiye'de bazı dindarların dahi pazarlama ağına dahil oldukları Amway'in kurucusu, Müslümanlara büyük bir hakarette bulundu.


ABD'nin en büyük pazarlama kuruluşlarından olan ve Türkiye'de de faaliyet gösteren Amway
şirketinin kurucusu Rich DeVos, Müslümanların, Hitler döneminde olduğu gibi küresel bir tehdit
oluşturduğunu ileri sürdü. DeVos'un bu açıklaması Müslümanların büyük tepkisine yol
açarken, ülkedeki Müslüman liderler DeVos'dan biran önce özür dilemesini talep ettiler.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Ümmet Yanarken Bizler Nerede Duruyoruz?

Nurettin ŞİRİN

 

Ümmet Yanarken Bizler Nerede Duruyoruz?

Nurettin ŞİRİN



 
 
 
 
 
Nurettin ŞİRİN
nureddin{x}velfecr.com
Dikkat! E-mail için {x} yerine @ işaretini yazınız. Bu değişim spam maillerden korunmak için yapılmıştır.

Yeryüzünde ilahlaşan müstekbir ve tağutların İslam ümmetine karşı küresel bir savaş başlatıp her geçen gün yeni saldırı planları yaptığı, ümmetimizin etrafında cehennemi ateşler yaktığı bir sırada; hangi kavim, mezhep ve camiadan olursa olsun "müslümanım" diyen her bir müslümanın öncelikli görevi, dünya Müslümanlarının maslahatını gözeterek gerekli adımları atmak, gereken hazırlıkları yapmak ve haçlı-siyonist saldırganlık karşısında Müslümanlar arası birlik ve dayanışmayı güçlendirmektir. 

Sorumluluk sahibi Müslüman birey ve toplumların İslami duruşlarının ekseninde üç esas "kırmızı çizgi" "olmazsa olmaz" durumundadır: "mukavemet-i İslami", "ittihad-i İslami" ve "hükümet-i İslami". Her hal ve şartta bu kırmızı çizgileri korumak üzerimizdeki en büyük İslami görevdir. 

a-    Mukavemet-i İslami: 

İslam'ın kalesi ve evrensel İslami birliğin dayanağı Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra İslam dünyasında tam bir felaket ve zillete yol açan emperyalist-siyonist saldırganlık ve emperyalizmin yerli işbirlikçilerine karşı, "fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar savaşın" (1) ilahi buyruğu uyarınca, Müslümanların cihad bilinciyle hareket ederek dünya Müslümanlarının izzet ve esenliği, bağımsızlık ve özgürlüğü, işgal altındaki İslam topraklarının kurtuluşu için mücadele etme sorumluluğuna verilen addır "mukavemet-i İslami". 

Mukavemet-i İslami, yani "İslami direniş", İslam toplumlarının içinde bulunduğu sosyo-politik ve askeri koşullar itibariyle, kültürel, siyasi ve askeri yöntemler olmak üzere değişik biçimlerde sergilenir. Hangi koşulda hangi yönteme başvurulacağını da İslam toplumlarının önderlik kadroları belirler. Bu, bir bölgede "siyasi direniş" olabileceği gibi, başka bir bölgede de "askeri direniş" şeklinde kendini gösterir. Ya da Filistin örneğinde olduğu gibi her iki yönteme de başvurmak zorunluluk arz edebilir. 

     Örneğin, Filistin'de, Irak'ta, Lübnan'da Çeçenistan'da, Filipinler ve Keşmir'de İslami direniş askeri yöntemlerle kendini gösterirken, Türkiye, Mısır, Pakistan, Fas, Endonezya gibi ülkelerde de İslami direniş'in yöntemi kültürel ve siyasidir. Müslümanların tüm kurumsal çalışmaları, eğitim, ilim, irşad faaliyetleri, sosyal ve kültürel etkinlikleri İslami direnişin sosyal ve kültürel boyutunu yansıtır. İslami direnişin silahlı verilmesi gereken yerlerde Müslümanlardan silah bırakmasını istemek, "İslam davası"na ihaneti beraberinde getireceği gibi, İslami direnişin sosyal ve siyasal yöntemlerle sürdürülmesi gereken yerlerde silahlı mücadele vurgusu yapmak ya da İslami direnişi sadece silahlı direnişten ibaret görmek de sonuçta İslam davasına zarar veren tavır ve yaklaşımlardır. 

Rabbimizin "Ey iman edenler, sabredin, direnç gösterin ve cihad için hazırlıklı olun" (2) ayeti hükmünce, Müslümanlar içinde bulunduğu yerel koşullara göre cihad ve direnişin zeminini hazırlamak, gereken hazırlıkları yapmak, duyarlılık ve teyakkuz içinde bulunmak durumandadır. Bu sorumluluk bir yerde sosyal-kültürel ve siyasal hazırlık olacağı gibi, diğer bir yerde silahlı hazırlık şeklinde de olabilir. Sonuçta bizler hangi koşullar altında olursak olalım, İslami direnişin gereklerini kuşanmakla yükümlüyüz. İslami direnişten uzak kalmak ya da İslami direniş kimliğinden ayrışmak, saldırıya uğrayan İslam'a ve Müslümanlara sırt dönmekle eş anlamlıdır. 

"Rabbim, şüphesi bu kavmim Kur'an'ı yalnız bıraktı" (3)  şeklinde Hz. Resulüllah (s.a.v)in Allah Subhanehu ve Teala'ya olan şikayeti, tüm zamanlarda "İslami direniş sorumluluğu"nu terk eden bütün Müslümanları Allah'a şikayetidir. Eğer bizler üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirme noktasında gaflete düşüyor; dünya sevgisi, ölüm korkusu, ikbal arzusu saikleriyle dünyevileşip dava ruhunu yitiriyorsak, İslam düşmanlarının kesintisiz süren saldırı ve komploları, Kur'an'ı vesayet altına alıp hükümlerini etkisizleştirmeleri karşısında sessiz ve tepkisiz kalıyorsak, Kur'an'a inanıp da ahkamına karşı yapılan saldırılar karşısında bir direnç göstermiyorsak, yaşadığımız her gün, nefes alıp verdiğimiz her an Hz. Resululüllah'ın şikayetini üzerimize alıyoruz demektir ki, Resullah'ın şikayetine omuzlayarak Allah'ın huzuruna çıkacak olanların, hesap günündeki akibetlerinin ne olacağını kestirmek zor olmasa gerek.  

Ne yazık ki dünyanın bir çok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de Müslümanlar arasında "İslami direniş" sorumluluğunu terk eden ve hatta diğerlerini de buna çağıran "Müslüman"lara tanık olmaktayız. Bu nasıl Müslümanlıktır ki, azgınlaşan küfür ve şirk güçlerinin, İslam dünyasını kana bulayan haçlı ve Siyonistlerin karşısında Müslümanların direnişi terk etmesi öngörülebiliyor? Sözüm ona "dünya ve ülke gerçekleri böyle gerektiriyor!" diyerek modern dünyanın aldatıcı ve saptırıcı söylemlerini benimseyen; Müslümanların zihinlerini vahiy ve sünnet-i Resulüllah mizanından öte "modern-çağdaş saplantılar"la iğdiş etmeye kalkışanların, "Müslümanlık" iddialarını da sürdürüyor olması başlı başına bir çelişki ve samimiyetsizliğin ifadesidir.  

Bu sapmanın ve saptırıcılığın bir örneği de "insan hakları savunuculuğu" düzleminde kendini göstermektedir. İslam toplumlarının arasında ve bazen de önlerinde yer alan bazıları, "İnsan haklarını savunmak" ile "İslam davası" ayrı şeylerdir, bize düşen "insan hakları perspektifi"ne göre hereket etmektir. Hak ve özgürlükler mücadelesini din ile karıştırmayalım" gibi sözler sarfedenler, ABD'nin "Yeni Dünya düzeni" ve "Büyük Ortadoğu" projesinde öngördüğü bir "İslam"ı kendilerine din edinenlerdir. Bunun başka bir adı da, "Müslümanları Batı şirkinin ifsad ve tuğyanına ortak etmeye çalışmak"tır.  

Bizler "Müslüman" kimliğimizle zulme ve haksızlıklara karşı durma ve direnme durumundayız; gasp edilen haklarımızı savunmak, zalim ve zorbaların karşısında yumruklarımızı sıkıp feryadlarımızı yükseltmek durumundaysak, İslami kimliğimiz bunu gerektirdiği içindir. Avrupa'nın ya da Amerika'nın "insan hakları" felsefesi ve kriterleri bizi ilgilendirmez; bizim bu söylem ve yaklaşımlara zerre kadar ihtiyacımız da yoktur. Hak ve özgürlükler noktasında sergileyeceğimiz mücadele ve direnişin meşruiyet kaynağı ve sebebi Rabbimize olan kulluk görevimizdir. 

Örneğin "başörtüsü mücadelesi"nde zulme ve zorbalığa karşı olan direnişimizin kaynağında ve arka-planında, "evrensel insan hakları beyannamesi", "Kopenhang kriterleri" ya da "Avrupa İnsan hakları sözleşmesi" değil, Kur'an-ı Kerim'in "cihad" ve "emr-i bil maruf, nehy-i anil münker" hükümleri yatmaktadır. Müslümanların hak ve özgürlükler noktasındaki mücadelesi "Fitne ortadan kalkıncaya kadar savaşın" (4)  "Onlar bir saldırı ve haksızlığa uğradıkları zaman birbirleriyle yardımlaşırlar" (5)  hükümlerine icabetten geçer.  

Varsın birileri Batı'nın İnsan hakları felsefesi ve kriterlerini kendilerine şiar edinsinler, ama kalkıp Müslümanlara gelerek "hak ve özgürlük mücadelesi din temelinde değil bu zeminde ve çerçevede olur!" demeye kalkmasınlar! Kendi alınlarına sürdükleri lekeyi gelip de diğer  Müslümanların alınlarına sürmeye yeltenmesinler.. 

Bu hususu ayrı bir yazıda genişçe tartışmak üzere, şimdilik bu kadarla yetinmek istiyoruz. 

 

b-    İttihad-i İslami

İslam ümmetinin maslahatlarını gözetme sorumluğunu taşıyan her müslümanın ayrılmaz bir şiarı İslami vahdettir; Müslümanların birlik, dayanışma ve kardeşlik içinde olmasını buyuran Rabbimiz "hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın, bölünüp parçalanmayın" (6)  "Sizin ümmetiniz tek bir ümmettir, ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet edin" (7)  "Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider" (8) uyarılarıyla ümmet olarak birlikte hareket etmemizi, Müslümanlar arasında niza ve çekişmelerden kaçınmamızı emretmektedir. 

Buradan hareketle, tesbit etmemiz gereken ilk husus, İslami vahdetin dünya Müslümanları için Rabbimiz tarafından belirlenen temel bir yükümlülük olduğudur. Bu yükümlülük bir zorunluluk ve taktik gereği değil, müslümanca var oluşun ayrılmaz bir vasfıdır. Müslüman olarak bizim burada bir muhayyerliğimiz yoktur. İslami vahdet noktasında gaflet ve sorumsuzca tavır ve yaklaşımlara yönelenler, kendilerini Kur'an karşısında müstağni görenlerdir; hangi camia ve hangi mezhep mensubu olursa olsun, Müslümanlar arasında vahdeti zedeleyici tutum sergileyenler Allah'a karşı "sen ne dersen de, ben kendi bildiğimi yaparım" deme cüretini gösteren ve ilahi hükme istiğna ile yaklaşanlardır. İçtihad farklılıklarına dayalı ayrılıkları vahdeti zedeleyici duruma dönüştürenler de, mezheplerini din edinip ilahi risaletin sınırlarını çiğneyenlerdir. 

Bir taraftan tarihten beri sürdürüle gelen mezhebi taassuplar, diğer yandan da emperyalistlerin gizli ajanlarının Müslümanlar arasında tutuşturmaya çalıştığı "mezhep savaşı fitnesi" sonucu, ne yazık ki bugün İslami vahdeti savunmakla marjinalleşmek gibi bir talihsizliği yaşamaktayız.   

Herkesçe bilinmekte ve görülmektedir ki, günümüzde Müslümanların vahdetini bozmaya yönelik en tehlikeli girişim ve ihanet, Müslümanlar arasında mezhep kavgaları çıkarmaya yönelik komplolardır. Emperyalist ve Siyonistlerin bu konuda ne kadar çok gayret sarfettiğini, Müslümanların birbirine karşı "mezhebi kamplaşma" içine girmeleri için ne denli provakasyonlara yöneldiğini Irak örneğinde açıkça görebilmekteyiz.  

Yüzyıllar boyu birbiriyle kardeşçe iç içe yaşayan Müslümanları, birbirine karşı düşman hale getirmeye çalışan emperyalistler bu komplolarını sadece Irak'la sınırlı tutmayıp bütün İslam dünyasına yaymaya çalışmakta, bunun içinde emrindeki işbirlikçileri ve satılmış hainleri tefrika ve çatışma çıkarmak için harekete geçirmektedir.  

Emperyalizmin İslam dünyasındaki sulta ve saltanatına son vermek, döktüğü masum Müslüman kanlarının hesabını sormak, İslam beldelerine akbabalar gibi çöreklenen müstekbirlerin tüm varlığını söküp atabilmek için, dünya Müslümanlarının sergileyeceği İslami direniş'in olmazsa olmazı da İttihad-i İslami'dir. "İslami direniş" ile "İslami vahdet" bir paranın iki yüzü gibidir. Direniş vahdet ile olur, vahdet de zafere götürür.  

Esefle belirtmek gerekir ki, düşmanlarımız ümmetimize karşı kendi aralarında birlik, beraberlik ve dayanışma içine girerlerken, bizler düşmanlarımıza karşı aynı birlik ve dayanışmayı gösteremiyoruz.  

11 Eylül'de, Ebrehe'nin başına yağan taşlar misali aldığı yıkıcı darbe sonrasında çılgına dönen Amerika bütün dünyaya "ya bizimle berabersiniz, ya da teröristlerle!" diyerek tüm dünyaya meydan okumuş, yanına aldığı devletlerle ortak bir saldırı cephesi oluşturmuştu. Afganistan ve Irak işgalleri de bu ortak saldırı cephesiyle gerçekleştirildi. Hz. Resulüllah ( s.a.v) zamanında, Mekkeli müşriklerin, Medine'deki Yahudi ve hristiyanların birlik –ahzab- halinde İslam ümmetine karşı nasıl ortak hareket ettiklerini bilen biz Müslümanlar, günümüzde de aynı ahzab'ın oluşturularak İslam ümmetinin dört bir yandan kuşatma altına alındığını görüyoruz. 

Sözgelimi, Filistin İslami Direniş hareketi Hamas'ın 2006 yılındaki seçimleri kazanıp Filistin'de hükümete gelmesinin sonrasında, özellikle de Amerikan ve İsrail işbirlikçisi hainleri zafer dolu bir operasyonla saf dışı ederek Gazze'nin kontrolünü ele almasının ardından, dünya emperyalizmi ve bölgedeki işbirlikçilerinin Filistin'deki İslami direnişi boğabilmek için nasıl hep birlikte hareket ettiklerini, ortak ittifaklar kurup Hamas'ın tasfiyesi için peşi sıra komplolara yöneldiklerini görüyor, izliyoruz. Filistin İslami direnişini boyun eğdirebilmek için 1,5 milyona yakın Gazzeli Filistinliye insanlık dışı, kalleş ve haince ambargo uygulayanların ve bu ambargoya destek sunanların kimler olduğuna baktığımızda, karşı karşıya kaldığımız "birleşik küfür ve ihanet cephesi"nin çapını rahatlıkla fark edebiliyoruz. 

Diğer yandan, İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı Amerika, Avrupa ve Siyonist İsrail rejimin sergilediği kuşatma ve her geçen zaman artırılan saldırı hazırlıkları, yürütülen donanmalar, uçurulan uçaklar, yapılan yığınaklar ve uygulanan yaptırımlar ile, dünya emperyalistleri ve Siyonistlerinin "ortak hedef" seçtikleri İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı kendi aralarında nasıl da dayanışma içine girdiklerini ve bölgedeki hain devletleri de nasıl yanlarına aldıklarını, İslami uyanış ve direnişin yok edilmesi için nasıl seferber olduklarını görebiliyoruz. 

Ancak bizler, ne yazık ki, İslam ve Müslümanların kan içici azgın düşmanlarına karşı bileklerimizi ve yüreklerimizi birleştireceğimiz yerde, birbirimizle uğraşıyor; çekişme, polemik, yıpratma ve husumetlerle sahip olduğumuz potansiyel gücü ve imkanları kendi ellerimizle heder etme gafletine düşüyoruz. 

Müslümanlardan kimileri diğer Müslümanları öteki mezhepten olmakla, kimileri bazı Müslümanları "partici" olmakla suçlarken, kimileri de kendi hizbi dışında olanlara gözlerini ve yüreklerini kapamaktadır. Peki içinde bulunduğumuz bu hal "onlar bir saldırı ve haksızlığa uğradıklarında yardımlaşırlar" (9)  "birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız da gücünüz gider" (10) ilahi uyarılarını ihlal etmek, Rabbimizin uyarılarına kulak tıkamak anlamına gelmiyor mu? 

Düşmanlarımız ise Müslümanlara saldırırken bir ayrım gözetmiyor; başına bomba döktüğü, haklarını gasbettiği, esaret ve zillete düşürmeye çalıştığı Müslümanların kavmine, hizbine ve mezhebine bakmıyor; İslam izi gördüğü her yeri kendine hedef seçiyor ve ardından da "İslam İslam'dır, ılımlısı da radikali de aynıdır" diyerek hücuma geçiyor… 

Ama biz öyle yapmıyoruz; "Sen şiisin," "sen sünnisin" "sen selefisin, talibancısın" "sen Humeynici, İrancısın" "sen partici, Erbakancısın" "sen radikalsın, aşırısın"  "sen nurcusun" "sen tasavvufçusun" gibi daha bir çok ayrımlarla birbirimizi öteliyor ve karşımıza alıyoruz. İslam davasında yer alan Müslümanların içtihat yönünden, usul ve yöntem yönünden, algılayış ve eğilim yönünden farklı oluşum ve zeminlerde bulunması, birbirlerini ötelemesinin ve hatta birbirine düşmanca yaklaşmasının sebebi ve gerekçesi olamaz. Deyim yerindeyse biz Müslümanlar aynı gemide bulunmaktayız, ancak, birbirimizin kaldığı odaları delme çabasıyla, gemiyi batırıyoruz… 

Peki bizler, bu yaptıklarımız ve tavırlarımız ile kendimize referans aldığımız önderlerle örtüşüyor muyuz? Bizler bu saplantılarımız, hırs ve husumetlerimiz ile meşruiyet köklerimizi ve dayanaklarımızı çiğneyip geçerek, aslında hiçbir değer ve kutsala itibar etmediğimizi ortaya koymuş oluyoruz… 

Bir sonraki yazımızda, Hz. Resulüllah (s.a.v)'in ashabı ve ehl-i beytinden ve İslami hareket önderlerinin beyanlarından konu ile ilgili örnekleri aktaracağız inşallah… 

Devam edecek… 

 



Dipnotlar:  

1-    Bakara  Süresi ayet 193

2-    Al-i İmran Süresi ayet 200

3-     Furkan Süresi ayet 30

4-     Bakara  Süresi ayet 193

5-     Şura Süresi ayet 39

6-     Al-i İmran Süresi ayet 103

7-      Enbiya Süresi ayet 92

8-      Enfal Süresi ayet 46

9-     Şura Süresi ayet 39

10-   Enfal Süresi ayet 46

18 Ağustos 2007 Cumartesi

10 Ağustos 2007 Cuma

Kandil Mesajı



KANDİLİNİZİ EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLAR, HAYIRLARA VESİLE OLMASINI TEMENNİ EDERİM.

KUR'AN IŞIĞINDA BİR HAYAT DİLEKLERİMLE...

Ebu Zer

Atatürk'ün Amerikaya yaptığı konuşma...

hasenat

KUR'AN-I KERİM ARAŞTIRMA VE İNCELEME PROGRAMI ......

Mükemmel bir Kur'an-ı   Kerim araştırma ve   inceleme programı. Arapça metin, 22 meal, 4 fihrist.
Arapça ve Türkçe gelişmiş arama seçenekleri, ayetleri derleme ve sonradan okuma, metin editörü, alfabetik sıralama, kullanıcı tarafından belirlenebilir renklendirme, geliştirilmiş program özellikleri. Tıklayın indirin... Tamamen ücretsiz...

cepMeal.gif